top of page
Ara

BİREY MERKEZLİ TERAPİ

A.    TARİHÇESİ

Birey merkezli terapi, hümanistik kuramın kurucularından olan Carl Rogers`ın bir yaklaşımıdır. Yaklaşım ortaya çıkışından bu yana 3 evreden geçmiştir. Rogers, bu yaklaşımı önce "yönlendirici olmayan terapi" olarak adlandırmış, daha sonra "danışan merkezli terapi" ve son olarak da uygulama alanlarını genişletirken "birey merkezli yaklaşım" terimini kullanmıştır.

Rogers, çocukluktan itibaren tarım ve ilahiyat eğitimi arasında gidip gelmiş, daha sonra psikolojiye yönelmiştir. İlk profesyonel deneyimlerini Çocukları İşkenceden Koruma Derneği'nde psikolog olarak yaşamıştır. Bu dönemde geleneksel terapi yöntemlerinin sınırlamalarını fark ederek kendi terapi yaklaşımını oluşturmaya başlamıştır. Rogers'ın danışma süreçlerini kaydetmesi ve bu kayıtları kullanarak terapi sürecini araştırması, birey merkezli terapinin temellerini atmıştır. Rogers, terapistin içtenliğinin terapötik süreç için kritik olduğuna inanmış ve bu prensibi hayatında da uygulamıştır. Kariyeri boyunca birçok ödül kazanan Rogers, psikoterapi alanındaki önemli katkıları nedeniyle APA tarafından ödüllendirilmiştir. Rogers, terapötik ilişkinin önemini vurgulamış ve bu prensipleri kişisel yaşamında da benimsemiştir.

Birey Merkezli Terapi'nin günümüzdeki etkisi, psikoterapi ve danışmanlık alanındaki eğitim programlarına, araştırmalara ve uygulamalara yansımaktadır. Rogers'ın yaklaşımı, özellikle Avrupa ülkelerinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Carl Rogers'ın bireysel terapiye yaklaşımı, kişisel yaşantıları ve profesyonel olarak etkilenmesi sağlanmıştır. Rogers, terapide içtenlik ve empatiye vurgu yapmış, danışanın kendi içsel kaynaklarına ulaşmasını desteklemiştir. Bu yaklaşım, psikoterapi literatüründe önemli bir yere sahiptir ve birçok terapist tarafından benimsenmiştir.



B.      TEMEL FELSEFESİ

Kuramın temel felsefesi, insanın temelde iyi olduğu düşüncesine dayanır. Carl Rogers, insanoğlunun içsel büyüme ve gelişme ihtiyacının doğuştan geldiğine inanır. Ona göre, eğer bir kişi kendi haline bırakılırsa, içsel kapasitesini tam anlamıyla kullanarak yapıcı ve güvenilir bir şekilde hareket eder. Rogers, insanın saldırgan dürtülerini kontrol etmek gibi bir çabaya gerek olmadığını ve kişinin kendi doğasına uygun olarak kendisini gerçekleştireceğini ifade eder.

Birey Merkezli Terapi, özgürlük ve sorumluluk kavramlarına büyük bir önem verir. Terapistler, danışanların kendi kendilerini yönetebildiği, davranışlarından tam sorumluluk alabildiği inancına sahiptirler. Her bireyin içinde gelişme ve daha iyi bir insan olma potansiyeli bulunduğu düşünülür. Terapötik etkileşim, eşitlikçi bir tutumla gerçekleştirilir ve taraflar arasında karşılıklı katılım önemlidir.

Rogers, terapötik ilişkide özgürlüğün kritik bir unsun olduğuna inanır. Danışanın, terapötik ortam içinde özgürce kendini keşfetmesi gerektiğini savunur. Değerlendirme veya yargılamadan kaynaklanan bir özgürlüğün önemli olduğunu vurgular. Birey Merkezli Terapi, hümanistik ve fenomenolojik özelliklere sahiptir. Hümanist yaklaşım, insanın içsel doğasına, büyüme isteğine ve diğerleriyle uyum içinde olma eğilimine odaklanır. Fenomenolojik yaklaşım ise kişinin algıladığı gerçeğin önemine vurgu yapar.



C.    İNSANLARIN MOTİVASYONU

Birey Merkezli Terapi'ye göre, insanların temel motivasyonu, potansiyellerini olumlu ve yapıcı bir şekilde geliştirme eğilimidir. Bu doğrultuda, canlılar kendilerini en iyi şekilde gerçekleştirmek ve zararlı deneyimlerden kaçınmak için çaba sarf ederler. Kuram, insanların temelde agresif olmadığını, ancak büyüme için bazen agresif olmanın gerekli olduğunu savunur. Örneğin, bir hayvanı avlamak gibi davranışlar, organizmanın kendi ihtiyaçlarını karşılamak adına doğal tepkiler olarak değerlendirilir.



D.    TEMEL KAVRAMLAR

·         Yaşantı

Rogers, "yaşantıyı" bireyin anlık deneyimlerini ifade eden bir kavram olarak tanımlar. Özellikle duygusal yaşantılar, bireyin içsel dünyasında önemli bir rol oynar. Rogers'a göre, duygusal deneyimler genellikle yaşantılar olarak adlandırılır ve toplumsal normlara uyum sağlamak amacıyla bastırılabilir, inkar edilebilir veya değiştirilebilir. Yani bireyler, duygusal yaşantılarını sosyal beklentilere uymak için değiştirme eğilimindedir.


·         Gerçekleştirme Eğilimi

Gerçekleştirme eğilimi, bireylerin varlıklarını sürdürme veya geliştirme amacına hizmet etmek üzere sahip oldukları doğal bir şekilde ifade etmektedir. Carl Rogers'a göre, bu temel insan süreci, organizmanın varlığını sürdürmek üzere gelen bir kalıntı içermektedir. Bu süreç hem biyolojik hem de psikolojik gelişimi kapsamaktadır. Gelişim, bireyin otonomi kazanmaya yönelik olup olmadığı, varoluşuyla ilgili içsel düzenlemeye katkıda bulunmakta ve daha yüksek düzeyde karmaşıklığa doğru ilerleyen bir durumu ifade etmektedir.


·         Organizmik Değerlendirme Süreci

İnsanlar sürekli olarak kendi deneyimlerini değerlendirme süreci içindedirler. Her olayın bu süreci, olayın gelişimlerine katkı sağlayıp sağlamadığına veya gelişimlerini engellemesine göre değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme süreci devam etmekte, kişisel hakları saklı kalmaktadır. İnsanlar, gelişimlerine katkı sağlayan yaşantılara doğru yönelirken, gelişimlerini engelleyenlerden ya da katkıda bulunabilenlerden uzak durmaktadırlar.


·         Benlik/Kendilik

Rogers'a göre, insanlar büyümüş ve dünyada bilinçdışı, yaşantılarının bir kısmı "benim/kendim"; olarak kabul etmektedirler. Bu kişinin "benim/kendim" olarak algıladığı yaşantılar ve bu yaşantılara atfettiği değerler, benlik sistemi oluşturmaktadır.  İnsan, yaşantısının kendi benlik durumuyla uyumsuzsa bu yaşantıları algılamakta zorlanabiliriz. Birey merkezli kuramında önemli olan üçüncü bir benlik kavramı da vardır: ideal benlik. Bu, kişinin olmak istediği benliğidir. İdeal benlik, kişinin hedeflediği veya olmak istediği benliği temsil eder.


·         Kendini Gerçekleştirme Eğilimi

Kendini gerçekleştirme eğilimi, genel olarak kişinin büyümesini ve potansiyelini maksimuma çıkarma işlemini ifade eder. Bu katılımcı, kişinin etkili bir şekilde yerine getirmesini ve kendi potansiyelini gerçekleştirme arzusunu içerir. Seçimlerini başarıyla yerine getiren bir kişi, gerçekleştirme ve kendi işlemlerini gerçekleştirme koşulları arasında uyum sağlar. Bu uyum, kişinin organizması için iyi olduğu düşünülen şeyin, benlik için de iyi olarak algılanmasının işareti gelir.


·         Olumlu Saygı ve Kendine Saygı İhtiyacı

İnsanların olumlu saygı ihtiyacı, içsel düzen ve bütünlük arayışlarıyla bağlantılıdır. Bu ihtiyaç, çocukluk döneminde önemli diğer kişilerle etkileşimde bulunarak oluşur ve bireyin benlik kavramını şekillendirir. Carl Rogers'a göre, olumlu saygı duygusu, çevresel etkileşimlerle kazanılan bir özelliktir ve insanlar, kendi değerlerine dayalı olarak kendilerine saygı duyma yeteneği geliştirebilirler.


·         Değerli Olma Koşulları

Değerli olma koşulları, bireyin karakteristiklerine yönelik olumlu veya olumsuz değerlendirmelere dayanıklıdır. Bu koşullar, çocuğun benlik gelişimini şekillendirir ve beklenen davranışları teşvik eder. İdeal bir ortamda, çocuklar koşulsuz olumlu saygının olduğu bir atmosferde büyümelidir. Bu, olumsuz değerlendirmelerden uzak, sağlıklı bir benlik oluşturmasına olanak tanır.


E.     BİREYİN GELİŞİMİ VE KİŞİLİK KURAMI

Carl Rogers'ın gelişim ve kişilik kuramına göre, yaşam sürekli bir arayış içindedir. Bireyler, organizmik değerlendirme süreciyle deneyimlerini olumlu veya olumsuz olarak değerlendirirler. Gelişim sürecinde, birey kendi potansiyeline ulaşarak benlik kavramını geliştirir. Bu süreçte, olumlu saygı ihtiyacı ortaya çıkar ve çevresel değerlendirmelerle şekillenir. İdeal bir ortamda, koşulsuz olumlu saygının olduğu bir atmosferde insanlar gelişirler. Ancak, dış değerlendirmelerle uyumlu olmayan durumlarda, birey koşullu benliğiyle uyum içinde yaşantılarını şekillendirir. Rogers, koşulsuz olumlu saygının her davranışa eşit değer vermek anlamına gelmediğini belirtir. Kabul edici bir ortamda yetişen birey, değer koşullarıyla yüklenmeden gelişebilir ve kendi kendine saygı ile organizmik değerlendirme süreci arasında çakışma yaşamaz.


F.     SAĞLIKLILIK VE FONKSİYONSUZLUK


Sağlıklı bir yaşam sürekli bir süreçtir. Sağlıklı birey, içsel değerlendirme sürecine odaklanır, kendine güvenir ve organizmasının ihtiyaçlarına uygun olarak yaşar. Fonksiyonsuzluk ise içselleştirilmiş değer koşulları ile tutarsız yaşantılar arasındaki uyumsuzluğu ifade eder. Koşullu benlik taşıyan bireyler, genellikle benliklerini değiştirmek istemezler çünkü bu durum benliklerini tehdit eder. Tutarsız yaşantılar kaygıya neden olur ve birey savunmaya geçer, bu savunma genellikle yaşantıları inkar etme veya çarpıtarak gerçekleşir. Rogers, geleneksel tanı yöntemlerini kullanmayarak bireyleri "savunmaya geçmiş" veya "alt üst olmuş" şeklinde sınıflandırmayı tercih eder. İşlev bozukluklarının temelinde tutarsızlık yattığına inanır; örneğin, depresyon olumsuz bir benlik kavramıyla tutarsız yaşantılardan kaynaklanabilir. Bu tutarsızlığın algılanması ve koşullu benliği savunma ihtiyacının bir sonucu olarak kaygı ortaya çıkar.


G.    TERAPİNİN DOĞASI

·         Değerlendirme:

Carl Rogers'ın Birey Merkezli Terapi yaklaşımı, değerlendirme yapma ve kesin tanı koyma karşıt görüşe sahiptir. Değerlendirme, danışanı bir nesneye dönüştürerek terapötik etkileşimi zayıflattığı için tercih edilmez.

·         Terapötik Atmosfere Genel Bakış:

Terapötik atmosfer, Carl Rogers'a göre, danışan ve terapist arasındaki etkileşimi vurgular. Terapistin uzmanlığı reddedilir, ilişkinin başarısında terapistin tutumu önemlidir.

·         Danışan ve Danışman Rolleri:

Birey Merkezli Terapide danışan ve danışman eşittir. Terapist, sadece danışanın içsel keşif yolculuğuna eşlik eder, uzman ya da rehber rolü yoktur.

·         Amaçlar:

Birey Merkezli Terapinin amacı, danışanın tam potansiyeline ulaşmasını kolaylaştırmaktır. Başarılı bir terapi, danışanın tutarsızlıktan tutarlılığa ilerlemesi ve değerlilik koşullarını anlamasıyla ölçülür.


H.    TERAPİ SÜRECİ


Birey Merkezli Kuramının terapi süreci, gelişimin üç aşamasında şekillenmiştir. İlk aşamada, danışma etkileşiminde yönlendirici olmayan unsurlara odaklanılmıştır. Bu modelde, danışanlar duygularını ifade eder, terapist ise yönlendirici olmaksızın anlayış ve kabul sunar. İkinci aşamada, Rogers terapistin tutumuna odaklanmış, danışanın değişim gücünün terapistte olduğunu vurgulamıştır. Üçüncü aşama, Rogers'ın kendi terapi deneyiminden kaynaklanan bir krizle belirlenmiştir. Danışanla aşırı bağ kurma ve bu durumun kişisel hayatına etkisi, Rogers'ı terapistin dürüstlüğünün önemini anlamaya yönlendirmiştir. Tutarlılık, koşulsuz olumlu saygı ve empatik anlayış gibi temel koşullar, terapistin danışanın içindeki büyüme eğilimini serbest bırakmasını amaçlayan terapi sürecinde kilit rol oynar. Bu koşullar, psikolojik bir temastan önce kurulmalıdır.


·         Tutarlılık

Tutarlılık, Carl Rogers'ın terapi sürecinde vurguladığı önemli bir ilkedir. Terapistin kendi içsel deneyimlerini, duygularını ve düşüncelerini dürüstçe ifade etmesi anlamına gelir. Rogers, terapistin içtenlikle hareket ettiği sürece danışanın olumlu bir değişim ve büyüme yaşama olasılığının artacağını savunur. Tutarlılık, terapistin sahte bir yüz takınmaması, duygularını ifade etmesi ve her an farkında olması gerektiği anlamına gelir. Rogers, terapistin her an mükemmel olmasının beklentisinin gerçekçi olmadığını, ancak terapistin danışanla olan etkileşimde duygusal farkındalığını sürdürmesinin önemli olduğunu vurgular.


·         Koşulsuz Olumlu Saygı

Carl Rogers'a göre, danışmanın danışana yaklaşımında temel bir ilke "koşulsuz olumlu saygı"dır. Bu, danışmanın danışanı tamamen kabul ettiği ve onu tümüyle dinlediği anlamına gelir. Rogers, bu tutumu "ödüllendirme" olarak tanımlar, ancak bu duyguları ifade etmenin riskli olduğunu belirtir. Çünkü danışman, bu duyguları ifade ettiğinde, danışanın beklentilere girmesinden veya hayal kırıklığına uğramasından korkar.

Rogers, bu korkunun, danışanlara karşı "profesyonel bir tutumu benimsememizden" kaynaklandığını düşünür. Bu tutum, danışan ile danışan arasında bir mesafe yaratır ve danışmanı incinmeye karşı korur. Ancak, Rogers'a göre, bazı durumlarda (örneğin, olgunluğu olmayan veya regresyonda olan biriyle çalışırken), başlangıçta koşullu kabulün, koşulsuz kabulden daha etkili olabileceğini ifade eder.

Sonuç olarak, "koşulsuz olumlu saygı" ilkesi, danışmanın danışana tam bir kabul ve olumlu bir tutumla yaklaşmasını vurgular. Ancak, bu ilkenin istisnaları olabileceği ve bazı durumlarda koşullu kabulün daha etkili olabileceği belirtilir.


·         Empati

Rogers'a göre, empati, bir kişinin içsel yaşantısını, danışmanın kendisini sanki o kişiymiş gibi algılaması ve bu "imiş gibi olma koşulunu hiçbir zaman" kaybetmeden yaşamasıyla gerçekleşir. Rogers, daha sonraki çalışmalarında empatiyi bir durumdan ziyade bir süreç olarak ele almıştır. Empatinin, "başka birisinin hayatını geçici olarak yaşamak ve herhangi bir yargıda bulunmadan, dikkatlice hareket ederek ilerlemek" anlamına geldiğini ifade etmiştir.

Danışmanın empatik anlayışını danışana ilettiği belirtilmiştir. Ancak, Rogers, danışanın tamamen farkında olmadığı bilinçaltı duygularını ortaya çıkarmaya çalışmanın, danışan için tehdit edici olabileceği uyarısında bulunmuştur. Bunun yerine, danışmanın, danışanın örtük anlamlar havuzunun içinde farkında olduğu noktaya dokunmayı hedeflemesi önerilmiştir.

Rogers, empati konseptinin yanlış anlaşılmasına ve "duygu yansıtmasının" robotik bir tepkiye dönüşmesine karşı çıkmıştır. Duygu yansıtmasının beceri eğitimi olarak öğretilmesinin, gerçek empatik dinleme yerine mekanik bir tepkiye yol açabileceğini düşünmüştür. Rogers, gerçek bir empatik tutumu vurgulayarak, danışmanın danışanın iç dünyasını anlama doğruluğunu kontrol etmesi gerektiğini belirtmiştir.


·         Dördüncü Bir Koşul

Rogers, yardım ilişkisinin dördüncü bir özelliğinden bahseder, ancak bu düşüncenin bilimsel bir temeli olmadığını kabul eder. Terapist olarak en iyi olduğu zamanlarda, "hafifçe aşkın bir bilinçlilik durumuna geçtiğini" belirtir ve bu durumun danışanın yaşantısına uygun düşebileceğine inanır. Ancak bu özelliği daha sonraki çalışmalarında pek dikkate almaz. Rogers, bu anlarda içsel bir bağlantı hissettiğini ve karşıdakinin iç dünyasına ulaştığını dile getirir. Bu özellikle belirtilmemiş ve detaylandırılmamıştır.


·         Terapötik Sürecin Aşamaları

Rogers, danışma sürecinin aşamalı bir evrimden tutarsızlıktan tutarlılığa doğru ilerlediğini belirtmiştir. Çalışmalarını gözden geçirirken, değişim sürecini anlamak için danışma seanslarının kayıtlarını dinlemeye çalıştığını ifade eder. Bu çabalarıyla değişmenin yedi aşamadan oluştuğunu belirlemiştir. Aşama 1: Danışan kendi isteği olmadan gelir, duygularını anlamaz, başkalarından uzak durur ve katı bir benlik yapısına sahiptir. Aşama 2: Danışan tamamen kabul edildiğini hissederse, ikinci aşamaya geçer. Bu aşamada temas kurulmuştur. Ancak danışan genellikle sorumluluk almaz. Aşama 3: Kendi isteği ile gelen danışanlar, duygularını ifade etmeye başlarlar ancak hala biraz uzak ve duygularını tam olarak yaşamazlar. Aşama 4: Danışan, daha yoğun duygularını ifade etmeye başlar, ancak genellikle bu duygular geçmişle ilgili olup, sorumluluk almaya başlar. Aşama 5: Eğer kabul ortamı varsa, danışanın duygularını daha rahat bir şekilde ifade etmesi devam eder. Danışan, duygularını yaşamayı kabul eder ve içsel bir referans çerçevesi oluşturmaya başlar. Aşama 6: Danışan, takılıp kaldığı duyguları tam anlamıyla yaşar, bu aşama dramatik ve özeldir. Danışan, duygularını tamamen kabul eder. Aşama 7: Bu aşama, danışma ilişkisi içinde ve dışında yaşanır. Danışan, yaşamında organizmik değerlendirmeye dayalı olarak güven oluşturur ve psikolojik yaşamının her yönünü akışkan, hareketli ve değişken olarak deneyimler.

Rogers, her danışanın bu aşamalara ulaşamayabileceğini ve bazılarının belirli aşamalarda yıllarca kalabileceğini belirtir. Dirençle ilgili olarak, danışanın önce inkar ettiği acı verici yaşantılarına karşı doğal bir isteksizlik ve danışmanın yaptığı yorumlar, tanılar ve değerlendirmeler nedeniyle ortaya çıkan ikinci tür direnç olduğunu ifade eder. Rogers, temel koşulların sağlanmasıyla danışanın direnç göstermeden kendini ifade etmeye daha açık olabileceğini vurgular.


İ.       TERAPÖTİK TEKNİKLER


Birey merkezli terapide geleneksel teknikler kullanılmamaktadır; özellikle danışana meydan okuma, yorum yapma gibi yaklaşımlar, danışanın yaşantısını anlamasını ve çözüme ulaşmasını teşvik etmek için kullanılmamaktadır. Bu durum, birey merkezli terapinin eleştiri aldığı bir nokta olmuş ve zamanla bu yaklaşımın zayıf yönü olarak görülmeye başlanmıştır. Son dönemde, danışmanın aktif müdahalelerde bulunması ve yönlendirici olması gibi yeni tekniklerin birey merkezli terapide yer bulmasıyla birlikte, bu yaklaşımın evrim geçirdiği gözlemlenmektedir. Ayrıca, yaşantısalcı, bilişsel ve motivasyonel terapilerle birey merkezli terapinin entegrasyonu da söz konusudur. Bu entegrasyon, danışanın yaşantısına odaklanmayı amaçlayan tekniklerin kullanılmasını içermektedir.


J.      KURAMIN DEĞERLENDİRİLMESİ


Birey merkezli terapi, danışmanlık ve psikoterapi alanında önemli bir etki yaratmış, birçok terapi yaklaşımının temelini oluşturmuştur. Danışmanlara etkili dinleme becerileri kazandırmak, empatik tepkiler vermelerini sağlamak amacıyla çeşitli alıştırmalar yapılır. Ancak, Rogers'ın aşırı olumlu bakış açısı ve insan doğasının karanlık yönünü göz ardı etmesi eleştirilmiştir. Bilimsel bir bakış açısından, kuramın temelini danışanların kendi raporlarına dayandırması, insanların davranışlarını ve düşüncelerini objektif bir şekilde anlama konusunda sorunlara neden olabilir. Ayrıca, birey merkezli terapinin yöntemi, eleştirmenler tarafından, eğitici rollerin ihmal edildiği ve terapi sürecini hızlandırmak adına diğer yaklaşımlardan alınan araçların kullanıldığı gerekçesiyle sorgulanmıştır. Tudor ve Worral (2006) ise, Rogers'ın terapötik koşullarının gerekli ve yeterli olmadığını savunarak, değişkenlerin danışanın kendi kaynaklarının terapi sonucunu etkilediğini vurgulamışlardır.


·         KURAMIN ÖZELLİKLERİ


Nitelik ve Test edilebilirlik: Psikoterapi süreci araştırmalarında öncü olan Rogers, meslektaşları ile birlikte, `Birey Merkezli` kuramını test etmek için birçok araştırma yapmıştır. Bu önemli isimler, araştırmaları sürecinde; Birey merkezli kuramın kavramlarını nasıl ölçecekleri hakkında aralarında birçok anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Bu anlaşmazlıklar kuramın test edilip edilemeyeceği üzerinde sonlanmıştır.

Rogers’ın, Bireysel merkezli kuramı; çok yalın ve insanın özünün birtakım temel özelliklerinden uzak kalmış olmasından dolayı eleştirilmiştir. Bir merkezli kuram, bize kolay ve açık kestirimler yapabilme olanağı sunar. Kurama göre eğer danışanlar, tutarlı bir terapistten koşulsuz olumlu saygı ve empati alabilirse istenilen yönde bir değişme gösterebilirler fakat bunlar çok genel kestirimlerdir ve netlikleri konusunda emin olunamamıştır. Örneğin ilk dönem araştırmalarında bağdaşımı ölçerken, bir kişinin yaşamını yalnızca o kişi tarafından yaşandığından dolayı, bir kimsenin kişisel yaşamı başkaları tarafından ki bu ‘‘başkası’’ bir uzman dâhi olsa, tam anlamıyla kusursuz bir anlaşılma durumu mümkün olmayacaktır.

Empati, diğer ölçe araştırmalarında, koşulsuz saygı ve tutarlılığın ölçümünde genellikle anlaşma sağlamıştır fakat bazen değerlendiriciler, danışanlar ve terapistler arasında farklı görüşler de olmuştur.

Ampirik Geçerlik: Birey Merkezli kuram birçok araştırmacıya araştırma konusu olmuştur. Araştırmalarda kişilik kuramından daha çok terapi ile ilgili kestirimler üzerinde durulmuştur. Araştırmalar Birey merkezli kuramı desteklemektedir fakat Rogers’ın temel koşullarının gerekli ama yetersiz kaldığı görülmektedir.


K.    DESTEKLEYİCİ ARAŞTIRMALAR


·         Sonuç Araştırmaları:

Smith, Glass ve Miller (1980), Birey merkezli danışmanın orta bir etki yarattığını gözlemişlerdir; bilişsel terapide olduğu kadar büyük bir değişim gözlenmemiştir. Bozarth, Zimring ve Tausvh (2001), Birey merkezli kuram için yaptıkları ortak faktör araştırmasında; danışan-danışman ilişkisi ile danışanın kaynakları (yani terapi dışındaki etkenlerin) birlikte yarattığı birleşimin önemli olduğunu ve bunların psikoterapideki başarıdan sorumlu olduğunu gösterir demişlerdir. Yapılan araştırmalar sonucu genel olarak birey merkezli terapi uygulanan danışanların anlamlı bir değişiklik sergiledikleri görülmüştür. Bir yıl süre ile devam eden bu değişimin etki büyüklüğünün zaman içinde azaldığı gözlemlenmiştir.


·         Kuram Test Etme Araştırmaları:

Birey merkezli kuramın önermelerini test etmek için ve danışma sürecini anlamak üzere; danışma seanslarını ve kayıtlarını sistematik olarak ilk Rogers incelemiştir. Bu araştırmalar çok eskide kalmıştır. Rogers ve arkadaşları 29 danışan, bunlarla eşleşen bir kontrol grubu kurmuş ve bu yapılan danışma süreçlerinde ses kayıtları almış, ölçme araçları kullanmış ve belgelemişlerdir. Değerlendirme odağı ile ilgili hipotezler test edilmiş, dışsaldan içsele doğru değişmiştir. Danışanlardan danışma sonrası bu değerlendirmeleri derecelendirmeleri istenmiştir. Derecelendirme sonucunda yapılan incelemelere göre danışmanın duygu yansıtması yaptığında danışan kendini keşfetmeye devam ettiği kanıtlanmıştır. Başka araştırmacılar tarafından da birey merkezli yaklaşım desteklenmiş empati, koşulsuz olumlu saygı düzeyleri üzerinde birçok testler yapılmıştır. Empati kavramı, kuramın bugüne kadar en tartışmalı ve nasıl opsiyonel olarak kullanılabileceği, nasıl ölçülebileceği konusunda kararsız olunan ve fikir ayrılıklarına giden bir kavramdır.


L.     BİREYSEL VE KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK KONULARI


Birçok danışma kuramında olduğu gibi birey odaklı olması ve aile, kültür gibi insanların yaşamında önemli etkenlere pek dikkat etmediği için ve hangi kültür tarafından uygulandığına da bağlı olarak ya çok eleştiri almış ya da çok beğenilmiştir.

Birey merkezli kuramda bireyselliğin öne çıkması; bireyin yaşamındaki aile, çevre gibi etkenlerin değil de kendisinin değişmesinin gerekli olduğu bir tutuma yol açabilmektedir. İnsanın, çevre faktörlerinin kabulü olmadan yaşaması, bazen sosyal normların baskısıyla karşılaşmasına sebep olur. Bu baskının da ırklar, etnik azınlıklar veya biseksüel kimseler için soruna yol açabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple değerli olma koşulunun içine, ‘‘ırklara ve cinsiyetlere ilişkin değer koşullarının’’ da eklenerek genişletilmesi önerilmektedir. Birey merkezli terapistler, her ne kadar simetrik bir ilişki yaratmaya çalışsalar da özellikle baskın olmayan gruptan gelenlere çalışma yaparken ‘‘danışma ilişkisini eşitlemeye çalışmanın, eşit bir ilişkinin sağlandığı anlamına gelmediği’’ söylenir. Kuramın uygulanabilirliğinin temelinde, görüşme süresince danışanın kendini açma durumu önemli yer tutar; bu durumun, kültür farklılığına bağlı olarak (kendini açmanın bir değer olmadığı) kültürlerden gelen danışanlar için bir sorun teşkil edeceği düşünülmektedir. Aynı şekilde içgörü durumu da her kültürde aynı önemi barındırmayabilir. Özellikle Avrupa kültürü dışındaki gruplardan, sosyo-ekonomik açıdan düşük düzeyde olan gruplar için içgörü önemli bir etken görülmeyebilir ve onlar daha çok yaşamlarındaki somut sorunlarla başa çıkmak durumundadır.


M.   OLGU SUNUMU


Rogers’ın kuramı kaygı ile ilgili durumlar için uygun bir yaklaşımdır. Duygularını ifade etmekte ve ne olduğunu anlatmakta zorluk çeken danışanlar için ve Richard gibi (Beyaz kültüründen) yani; kişisel seçimlerin ve iyi olmak için çabalamanın değerli görüldüğü bir kültürden gelmiş danışanlar için Birey merkezli kuram tutarlı ve işe yarar bir yaklaşımdır. Richard, duygularını rahatça paylaşabilme, yaşama ve olduğu gibi yansıtma durumunu yaşadığında, bu yaklaşımda ve yaklaşımın amacı doğrultusunda kendini rahatlamış hissedebilecektir.

55 görüntüleme
bottom of page